
|
|
|
SOSYAL HİZMET ALANINDA ÇALIŞANLAR DERNEĞİNİN
DÜZENLEDİĞİ CIF TÜRKİYE MESLEKİ VE KÜLTÜREL DEĞİŞİM PROGRAMI SÜRESİNCE
ANKARA VE İSTANBULDAKİ GÖZLEMLERİM, İZLENİMLERİM
(28 Nisan-29Mayıs 2005)
Helga Margotti
Council of International Fellowship (CIF) ve sosyal hizmet alanında
çalışanlar için uluslararası değişim programları hakkındaki bilgileri
SİÖ bülteninin 3/04 bölümünde okuduğumda ve böylece Türkiye’yi ziyaret
etme olanağım olacağını anladığımda, CIF Avusturya Başkanı Bayan Judith
Lamatsch ile iletişime geçtim ve seçimlere dahil oldum.
Bu olanak, uzun yıllardır Türkçe öğrenmeye çalıştığımdan ve Türkiye’ye
ilgim yoğun olduğundan, bu ülkeyi biraz daha (özellikle sosyal
sistemini) tanımam için büyük bir fırsattı.
2005 Şubat ayı başında 2005 Türkiye Değişim programına dahil
olabileceğim bana bildirildi. Çok sevindim!
Sonunda 28 Nisan 2005 tarihinde program başladı. İstanbul aktarmalı
olarak son derece dakik bir şekilde Ankara’ya geldim. Mustafa Dernek
(Evsiz erkeklere yönelik bir danışmanlık kurumunun yöneticisi ve CIF
Türkiye Temsicisi) beni havaalanından aldı. Yeni Zellanda’dan programa
katılan Mary Stewart benden kısa bir süre önce gelmişti. Birlikte başka
bir Türk Çocuk gelişimci Hatice’nin evine gittik ve orada birkaç saattir
Türkiye’de olan İsveç’ten Ann- Christin Grennefors ile karşılaştık
Ben çok heyecanlıydım ve uzun zamandır kullanmadığım İngilizcemin
anlaşılır olduğunu fark ettiğimde ve benim de diğerlerinin konuşmalarını
anladığımda büyük sevinç duydum. Türk meslektaşlarıma, bazı Türkçe
nezaket terimlerini ve deyimlerini kullanabilme olanağını bile buldum.
Birçok bardak eşsiz tadı olan lezzetli çayları içtikten sonra Mustafa,
bizi misafir ailelerimize gotürdü. Hava çok karanlık ve yağmurlu idi.
İlk misafir ailem, Ankara merkezden oldukça uzakta bir evde oturuyordu.
Evin girişinde geçiş izni vermekten çok hoşlanmayan büyük beyaz bir
köpek yatıyordu. Misafir babam Çoşkun, misafir annem Satı ve 9 yaşındaki
kızları Yağmur beni çok candan karşıladılar. Satı, çok lezzetli bir
akşam yemeği hazırlamıştı ve ben, Türk mutfağını biraz tanıdığımı ve çok
sevdiğimi söylediğimde biraz rahatlamıştı. İlk misafir ailemle bir çok
konuda ve çok ilginç sohbetler yaptım. Onların yanında kendimi çok iyi
hissettim. Türkçe kelime hazinem kısıtlı olsa da birarada çok iyi
anlaştık. Sürekli bana yardımcı olmaya, ben anlayana kadar sabırla bana
konuları açıklamaya gayret ettiler. Bu misafir ailemle ve ziyaretim
sırasında tanıştığım bazı nazik insanlarla hala iletişimim sürüyor.
Ertesi gün diğer program katılımcılarıyla da tanıştım. İskoçya’dan Tracy
High ve İspanya’dan Tomasa Banez .
Tümü CIF Ankara üyesi olan yaklaşık 20 kişi ile Kızılcahamam’a (Termal
suyu ile bir tedavi yeri, Ankara’dan 80 km. uzaklıkta) gittik.
Haftasonunu orada geçirdik. Hafta sonunun amacı karşılıklı tanışma ve
oryantasyonu sağlamaktı. Karşılıklı tanışma (özellikle program
katılımcıları arasında) son derece başarılı idi. Oryantasyon konusunda
ise bazı beklentiler tam olarak karşılanamadı. 4 haftalık program
konusunda tüm bilgileri edinebildik ama ülkenin sosyal sistemi konusunda
bilgi aktarımı yapılmadı. Üzücü bir diğer nokta, bazı CIF üyelerinin çok
kısıtlı İngilizce konuşmaları nedeniyle, konuşmalara çok sınırlı
katılmalarından kaynaklandı.
Ankara CIF grubunun bizler için oluşturduğu program çok yönlü ve çok
yoğundu. Program kapsamında günde asgari iki, bazı günler ise üç-dört
hizmet mekanı ziyaretinde bulunduk.
İlk ziyaretimiz Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’na (SHÇEK)
oldu. Bu kurum, ülkedeki tüm resmi sosyal hizmet kuruluşlarından
sorumlu. SHÇEK, çocuk koruma konusunda birçok kurumun yanı sıra, özel
gereksinimli (engelli), yaşlı, yardıma gereksinim duyan aile veya şiddet
mağduru kadın gibi bireylere de hizmet veriyor.
SHÇEK’te çalışan Irem Coşansu Yalazan, ziyaretlerin çoğunda bize
rehberlik yaptı ve ziyaret edilen yerlerdeki Türk meslektaşlar,
kurumları konusunda İngilizce sunum yapmaktan çekindikleri için
Türkçe’den İngilizce’ye yapılan tercümelerin çoğunu üstlendi.
18 günlük Ankara ve 10 günlük İstanbul ziyaretlerimiz sırasında ziyaret
ettiğimiz tüm kurum ve kuruluşları saymanın ve açıklamanın ayrıntılara
fazla inmek olacağını düşünüyorum. Bu yüzden özellikle benim için önemli
olan gözlem ve deneyimleri paylaşmak istiyorum.
Örneğin Ankara’da Türkiye’nin en eski ve Atatürk tarafından açılışı
yapılan çocuk yuvasını ziyaret ettik. Burada her yaş grubundan yaklaşık
400 çocuk barınıyor. Şaşırtıcı nokta, bu çocukların çoğunluğunun
bakımlarını üstlenemedikleri için aileleri tarafından devlet kurumuna
teslim edilmesi idi.
Etkileyici diğer bi deneyim, engellilere yönelik çok büyük bir merkezi
ziyaret etmemizdi. Bu merkez Ankara’dan biraz uzakta ve 700’ün üzerinde
ağır engelli çocuk, genç ve diğer yaşlardaki bireylere hizmet veriyor.
Çalışanlar gayretli ama çalışmaları kapsamında çoğunlukla bireylerin
sadece temel ihtiyaçlarına cevap verebiliyorlar. Demir ranzalı 30-40
yatakta yatan ağır engelli çocukların bulunduğu oda ve çalışan sayısının
yetersizliği bizi derinden etkiledi.
Aynı kurum Ankara’nın merkezinde çok başarılı bir uğraşı projesi hayata
geçirmiş. Projenin adı Down Cafe. Burada daha önce söz edilen büyük
merkezde kalan Down sendromlu gençler çalışıyor. Cafe şehrin kalbinde
konumlanmış ve gün içerisinde birçok kişi tarafından kullanılıyor.
Program katılımcıları olarak bizler de bu olumlu atmosferden etkilendik
ve neredeyse her gün yapılacak ziyaret öncesindeki buluşmamızı bu
Cafe’de gerçekleştirdik.
İlginç olan ziyaretlerin arasında, hastanelerdeki sosyal hizmet
çalışmaları idi. Doktorların sosyal çalışmacılarla birlikte çalışmaya
verdikleri önem beni çok etkiledi. Multi profesyonel ekip çalışmasının
burada çok iyi bir şekilde uygulandığını gördüm.
Genel olarak, sosyal çalışmacıların meslek grubu olarak Türkiye’de
tanındığını gözlemledim. Sosyal Hizmet Uzmanları Derneğinde yapılan
konuşma sırasında bir üye, 1999 yılında gerçekleşen büyük depreme kadar
toplumda sosyal çalışmanın tanınmadığını ifade etti. Depremden sonra ise
mesleğin tanınması çok olumlu bir şekilde gelişmiş.
Ankara’da Üniversitelerin bünyesindeki kliniklerin yanı sıra bir de
askeriyeye bağlı çok büyük bir klinik bulunuyor. Bu klinikte psikiyatri
bölümünü ziyaret ettik. Askerlerin yanında burada sivillere de hizmet
veriliyor. Bu askeri klinik, diğer askeri birimler gibi finansal açıdan
iyi bir şekilde destekleniyor. İlginç olan bir başka konu da sosyal
hizmet eğitiminde „Askeriyede- orduda sosyal hizmet“ konusunda bir ders
olmasıydı.
Beni etkileyen diğer bir konu, ziyaret ettiğimiz toplumsal kuruluşlardı.
Şehrin çeşitli bölümlerinde, çok çeşitli ve genelde ekonomik problemi
olan hedef kitleleri blunuyor. Buradaki sosyal çalışmacılar, kendilerini
işlerine çok vermiş ve birçok proje ve etkinlik yürütüyorlar. Örneğin
kadınlar için meslek eğitimleri, ana-baba okulları, kadın ve çocuk
hakları ile ilgili eğitimler vb. Bunun dışında katılımcıları, diğer
şehir bölgesini ve çeşitli kurumları ziyaret ettikleri ve iletişime
geçtikleri çeşitli kurslar da var. Bu kurslara katılanların bazıları
oturdukları semtlerden başka bölgeye geçmemiş. Bu kuruluşlar annelerin
katılımını sağlayabilmek için bünyelerinde kreş de barındırıyor.
Aklımda kalan en etkileyici kurum Uçan Süpürge’nin kadın danışma ve
bilgilendirme merkezi. Orada çalışan kadınlar, birçok etkinlikle (film,
sergi, konferans ve toplantı organizasyonları vb.) sadece Ankara’daki
değil, bütün ülkedeki kadınlara ulaşmaya çalışıyorlar. Bu etkinliklerin
odak noktası, kadınların özel durumunu gözler önüne sermek ve gerekli
değişiklikleri yaratmak için destek oluşturmak. Bu kuruluşun ayrca kendi
bünyesinde doğrudan kadın konularını ele alan bir radyo yayını var. Her
yıl Ankara’da büyük bir film festivali düzenliyorlar. Kuruluşun çok
sayıdaki etkinlikleri hakkında www.ucansupurge.org adresinden bilgi
edinilebilir.
Ziyaretim boyunca çeşittli kuruluşları ziyaret ve meslektaşlarımla
yaptığım konuşmalar sonucunda kendi adıma öğrendiklerim şunlar:
Türkiye’deki sosyal sistemin temelinde, aile içinde üyelerin güç
koşullarda olduklarının tespit edilmesi ve desteklenmesi bulunuyor.
Devletin ihtiyaç durumlarına göre çok kısıtlı hizmet seçenekleri
bulunuyor.
Bu durum bence, sosyal çalışmacıların ve sosyal çalışma okullarının
sayılarının ülkede az olmasını da açıklıyor.
Şu anda Türkiye’de sosyal çalışma eğitimi veren sadece iki eğitim kurumu
var. Her ikisi de Ankara’da. Biri 1982 yılında Hacettepe Üniversitesi
bünyesinde bulunuyor. Temel eğitim süresi 5 yıl. Bu sürenin ilk yılı
İngilizce öğretimine ayırılmış. Bunun dışında temel eğitimi
tamamladıktan sonra, iki yıl süren master programına ve tekrar iki yıl
süren doktora programına devam edilebiliniyor. Bu kurum, üniversite
bünyesine alınmadan önce 1961’den itibaren sosyal çalışma eğitimi veren
bir akademi olarak hizmet vermiş.
2002 yılından bu yana hizmet veren ikinci eğitim kurumu, Başkent
Üniversitesi bünyesinde. Bu bir özel üniversite. Öğrenciler, her dönem
için ortamala 5000 dolar eğitim harcı ödüyorlar. Buna rağmen
üniversitenin, öğrenci sayısı az değil.
Eğitim kurumlarına kabul sistemini öğrenmek de benim için çok ilginç
oldu. Herhangi bir mülakat sistemi yok. Kabulü, ÖSS Sınavı (Matura
sistemine benziyor) sonuçları belirliyor. Öğrenciler, eğitim kuruluşu
konusunda sınavdan sonra birçok tercih yapıyorlar. Bu yüzden aslında
farklı bir alanda eğitim almak isteyen kişiler, sosyal çalışma eğitimi
alabiliyorlar. Bu durum diğer alanlardaki eğitim kurumlarında da geçerli
olduğundan, Türkiye’deki öğrencilerin çoğu, iyi notlar edinmeye gayret
ediyor. Nitekim şehrin genel görünümünden de bunu anlamak mümkün.
Örneğin Ankara’da birçok binanın üzerinde ek eğitim desteği (Dershane)
ilanlarını görebiliyoruz.
Konuyla ilgili olarak Sosyal Forum üyesi (farklı disiplinlerden
akademisyenlerin oluşturduğu bir forum) Prof. Ayşe Buğra ile İstanbul
Boğaziçi Üniversitesinde yaptığımız bir görüşmede, insanların
Türkiye’deki yaşam koşulları hakkında geniş bilgi alabildim.
80’li yıllara kadar insanların büyük şehirlerde, göç sonucu (örneğin
ülkenin doğusundan), kamusal alanda „gecekondu“ inşaa etme olanakları
bulunuyormuş. Türk hukukuna göre „ bir gecede inşaa edilen“ bu evlerin
yıkımı söz konusu değilmiş.
Göç ile yeni gelen kişiler, inşaa edecekleri evleri, kendi bölgelerinden
göç eden kişilerin evlerinin yanına kuruyorlarmış. Bu tanışıklık
(hemşerilik) ilişkisinden dolayı iş bulmak kolaylaşıyormuş. Yıllar
içerisinde evlerini inşaa etmişler, ikinci evlerini yapmışlar ve
bazıları da bu evleri kiraya vermeye başlamışlar.
Neredeyse ev inşaa edecek yer kalmayana kadar, birçok yeni göç eden kişi
için yaşam koşulları çok zorlaşmış.
Hindistan gibi „çalışma ücreti düşük ülkelerdeki“ birçok fabrika,
mekanını turistik (görsel) açıdan güzelleştirme ihtiyacı duymayacağı
şehir merkezinin dışına taşımış.
Bu nedenle bir çok işyeri kapanmış. Bu durumun sonucu olarak da sadece
bir aile üyesinin işsiz kalması yerine, bütün ailenin işsiz olması gibi
durumlar ortaya çıkmış.
Çalışanlar için de koşullar çok güçmüş. Çalışanların yalnız küçük bir
kısmı sağlık sigortasından yararlanabiliyormuş. Çalışma alanlarının çoğu
herhangi bir sosyal güvence kapsamında değilmiş. Örneğin özellikle
kadınlar tarafından yapılan, karşılığında sadece yaşamları için temel
ihtiyaçları karşılayabilen ücret aldıkları ev işleri gibi.
Bazen işe başlarken konuşulan ücret hiç veya çok uzun bir süre sonra ve
kısıtlı bir biçimde ödeniyormuş.
Gerek bu koşullar gerekse de farklı nedenler doğrultusunda (örneğin
boşanma oranındaki artış, kadınların çalışma oranının artışı vb.)
ailenin, aile üyelerinin ihtiyaçlarını karşılaması güçleşmiş. Ülke
politikasının, bu konularda bir dizi tedbir düzenlemesi konusunda çağrı
yapılmış.
Türkiye’deki sosyal politik forum ve birçok sosyal çalışmacının odak
noktası:
Herkes için sağlk sigortası
Asgari ücretin belirlenmesi
Sadaka olarak değil hukuki hak olarak sosyal yardım
Çalışamaz durumda olan yaşlı, hasta, engelli ve gereksinimi olan
bireylere sürekli sosyal yardım (Şu anda uygulamada maddi destek geçici
ve süreli olarak yapılmaktadır.)
Okullarda ücretsiz yemek, ücretsiz okul üniformaları ve ücretsiz çalışma
malzemeleri (Bu konuda projeler uygulanıyor. Uygulamada bu desteğin
okula kayıt oranını yükselttiği görülüyor).
Artan ihtiyaç doğrultusunda sosyal çalışmacıların eğtimi için daha fazla
okul
Bu konular hakkında yapılan sayısız görüşmeler sonucunda, birçok Türk
sosyal çalışmacının, önerdikleri tedbirlerin yaşama geçirilebilmesi için
Türkiye’nin Avrupa Birliği üyesi olmasını umduklarını gözlemledim.
Olası bir Avrupa Birliği üyeliği durumu için Türkiye’de ölüm cezasının
kaldırılması, azınlık haklarının iyileştirilmesi (özellikle Kürtler
için), polis ve adalet birimlerinde insan hakları eğitimlerinin
başlatılması, Recep Tayyip Erdoğan yönetiminin işkenceye sıfır tolerans
açıklaması yapması gibi birçok reform çalışması sürdürülüyor. Bu
çalışmalarda yapılması gereken daha birçok iyileştirme çalışması var.
Üyelik müzakereleri süreci, bu konuların ele alınması ve geliştirilmesi
için kullanılabilir.
Benim çalıştığım kurum ve iş konusunda Türkiye’de denk bir kurum
olmadığı için herhangi bir karşılaştırma olanağı bulamasam da, en
azından bazı Türk meslektaşlarıma, Avusturya’da yürüttüm çalışma
konusunda sunum yapma ve bu alanla ilgili profesyonelleştirme
konularında bazı fikirler verme olanağı buldum (Türkiye’de bizim yaşlı
hakları hizmetlerine benzer bir uygulama yapılıyor).
Bu değişim programına katılmak kişisel olarak beni çok geliştirdi. Kısa
bir süre içerisinde Türkiye’deki sosyal sistem hakkında bilgi edinme
fırsatı buldum. Çok sayıda iyi ve ilginç hizmet kurumu var. Nüfusun
yüksek olması ve değişken yaşam koşulları karşısında bu hizmetlerin
yetersiz kaldığını düünüyorum.
Ziyaret ettiğimiz hizmet kurumlarında sadece birkaç saat geçirmemizden
dolayı, gözlemlerim yüzeysel niteliktedir. Başka bir ziyarette, birkaç
meslektaşımla birkaç günden fazla birlikte olmayı isterim. Umarım bunu
günün birinde gerçekleştirme olanağı bulurum.
Bu tür bir programa katılımı tüm meslektaşlarıma önerebilirim. Umarım bu
deneyim raporu, katılımı teşvik eder.
CIF- Değişim programları konusunda ayrıntılı bilgiyi ilişikteki
adreslerden edinebilirsiniz:
www.cifinternational.com ve www.cifaustria.at

|